Kalpten Kalbe Köprüler
- mitenandschweiz
- 3 Oca
- 4 dakikada okunur
Yüzyıllar boyunca insanlar, karşılık beklemeden uzattıkları bir elin toplumları nasıl değiştirdiğine tanıklık etmiştir. İster derme çatma barınaklarda hastalara bakmak, ister kırsaldaki çocuklara okuma yazma öğretmek, ister gıda yardımlarını organize etmek ya da sesi duyulmayanlar adına konuşmak olsun; gönüllüler toplumların vicdani ritmini şekillendirmiştir.
Bu yolculuk çoğu zaman basit bir niyetle başlar: Birilerine faydam dokunsun. Fakat zamanla insan fark eder ki; gönüllülük sadece başkalarının iyiliği için değildir. Her paylaşılan emek, kişiyi manevi olarak da büyütür. Bir topluma ait olma duygusu, yürekten kurulan bağlar ve “Ben de bir iz bırakıyorum” hissi insanın içinde yeni kapılar açar.
İyiliğin bu sessiz ama derin gücünü düşündükçe, aklıma bir dostumun yakın zamanda bana anlattıkları geliyor. Gönüllülük, bazen kitaplardan, sloganlardan ya da büyük sözlerden değil; bir insanın kalbinden süzülen sade bir deneyimden öğrenilir. Atılan küçücük bir adımın, hiç umulmadık bir yerde nasıl bir kapı araladığını, nasıl dostluklara, nasıl sarsılmaz bağlara dönüştüğünü onun hikâyesinde gördüm. Bu yüzden şimdi paylaşacağım hikâye, gönüllülüğün ne kadar derin ne kadar dönüştürücü ve aslında ne kadar insana dair olduğunun en içten örneklerinden biridir.
Yabancısı olduğum bu ülkeye ilk geldiğimde her şey benim için yeniydi; dil, çevre, insanlar, alışkanlıklar…
Ama kalbimin bir köşesinde beni hep aynı noktaya götüren bir ses hiç susmuyordu:
''Bana bu kadar yardımcı olan bu topluma bir şekilde vefa borcumu ödemeliyim.''
Çünkü insanlara karşı vefa, onlardan gelen en küçük iyiliklerin bile bir ömür boyu unutulmaması demektir. Yeni bir ülkede yer edinmenin yalnızca öğrenmekten değil, aynı zamanda paylaşmaktan geçtiğini hissediyordum. Bir gün İsviçreli bir öğretmenle tanıştım. Belki de yollarımızın kesişmesi sade bir tesadüften ibaret değildi. Ona destek olabilmek için sınıfında yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başladım. Küçük adımlarla başlayan bu süreç, benim için büyük bir öğrenme yolculuğuna dönüştü. Öğrencilerle iletişim kurmak, yeni bir kültürü tanımak, eğitim sistemini bir eğitimci gözüyle görmek ve insanların birbirine nasıl destek olabildiğini deneyimlemek…
Bütün bunlar beni hem insani hem kültürel anlamda zenginleştirdi.
Bu toplumda var olabilmenin, ben de varım diyebilmenin sadece dil öğrenmekle değil; kendinden bir şeyler paylaşmakla, insanlara dokunmakla anlam kazandığını artık daha net görebiliyordum.
Zamanla bu gönüllü çalışma profesyonel sınırların, okulda mesai arkadaşlığının ötesine geçti. Artık sadece bir okul gününü değil, yaşamı da paylaşıyorduk. Ailelerimiz tanıştı, birlikte kahveler içtik, hafta sonu gezilerine çıktık. Eşimin konserine onları davet ettim; bazen birlikte müzik dinledik, bazen uzun sohbetlerde birbirimizin dünyasını tanımaya çalıştık. Basit bir “Nasılsın?"dan doğan sohbetler, içten bir dostluğa dönüştü. Aramızda güven, saygı ve samimiyetle örülmüş bir bağ oluştu.
Bugün geriye baktığımda gönüllülüğün sadece “yardım etmek” olmadığını çok daha iyi anlıyorum. Gönüllü atılan bir adım, iki insan arasında yıkılmaz köprü kurabiliyor; farklı kültürleri, düşünceleri, yaşam tarzlarını birbirine yaklaştırabiliyor. Gönüllülük, aslında kalpten kalbe kurulan bir bağ; konuşarak, dinleyerek, anlamaya çalışarak atılan anlamlı bir adımdır. İnsanların birbirini sadece ihtiyaçlar üzerinden değil, daha derin değerler üzerinden görmesine vesile olur. Ve belki de en güzeli şu: Bir zamanlar “yardım etmek” için çıktığım bu yolda, “birlikte olmak” kavramının ne kadar derin ve dönüştürücü olduğunu öğrendim. Gönüllülükten doğan dostluk, bana bu ülkede yalnızca bir yer değil, aynı zamanda bir anlam da kazandırdı…
Bu hikâyeyi bana anlattığında, onun sesindeki içtenlik ve yaşadıklarını aktarırken gözlerinde beliren o heyecan beni çok etkiledi. Tüm bunlar, gönüllülüğün sadece bir iyilik değil; insanın yüreğine açılan bir kapı olduğunu yeniden hissettirdi. Bir yabancının bir topluma, bir toplumun da bir yabancıya nasıl kalpten dokunabildiğini onun hikâyesinde gördüm. Bu yüzden bu anlatı yalnızca ona ait değil; aslında hepimizin içinde taşıdığı iyiliğe dair bir hatırlatma.
Değerli dostlar, Yaşadığımız her an aslında bir fırsattır; arkamızda güven, iyilik ve güzellikler bırakma fırsatı… Hayat hızla akıp giderken belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Benden geriye ne kalacak?” Bu sorunun farkında yaşamak insan olmanın özüdür. Çünkü her sözümüz, her davranışımız bir iz bırakır.
Kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman bir selam, kimi zaman da sessiz bir destek…
Bunların her biri bir başka insanın kalbinde yankı bulur. Farkında olmasak da her jestimiz, her mimiğimiz, her adımımız çevremizde bir etki oluşturur; birinin moralini yükseltir, birinin umudunu tazeler, birinin yolunu aydınlatır.
Hayat, çoğu zaman büyük adımlardan değil; küçük ama anlamlı izlerin bir araya gelişinden oluşur. O yüzden gelin, gittiğimiz her yere güven bırakalım, sevgi bırakalım, güzellik bırakalım. Çünkü bir gün hepimiz gideriz… ama geride bıraktığımız o izler, işte o izler değerlidir.
Bir insan başka bir ülkeye geldiğinde aslında sadece yeni bir coğrafyaya ayak basmaz; bilmediği bir dile, farklı alışkanlıklara, hiç tanımadığı bakışlara doğru sessiz bir yolculuğa çıkar. İlk başlarda her şey yabancıdır: sesler, kaldırımlar, sokaklar… hatta sessizlik bile. Ama insan, dünyanın neresinde olursa olsun aynı şeye ihtiyaç duyar: bağ kurmaya.
Gönüllülük, işte tam da bu bağı kurmanın en insani, en içten yoludur. Yeni bir ülkede gönüllü olmak,
“Ben buradayım. Sizinle öğrenmek, paylaşmak ve birlikte büyümek istiyorum.” demektir. Bu, kelimelerden çok daha güçlü bir dildir kalbin dili.
Gönüllü olduğunda sadece başkalarına yardım etmezsin; aynı zamanda kendini keşfedersin.
Bir gün ülkenden çok uzakta yeni tanıştığın biriyle sıcak bir kahveyi yudumlarken, içinden bir ses usulca şöyle der: “Artık yalnız değilsin.” Ve o an, o ülke sana sadece bir yaşam alanı değil; bir anlam sunmaya başlar.
Gönüllülük, yeni bir ülkeyi tanımanın en samimi yoludur. İnsanlarını, kültürlerini, değerlerini yalnızca görmez; gerçekten hissedersin. Bir toplumun seni kucaklamasının en güzel yolu, senin de ona kalpten bir adım atmandır.
Misafir olarak geldiğimiz bu ülkede, gönüllülükle atılan her adım, o misafiri dost yapar.
İyiliğin dili, rengi, kültürü yoktur. Bir tebessüm, bir selam, bir yardım eli… bunların hepsi kalpten kalbe uzanan görünmez ama en sağlam köprülerdir.
Ve bir gün geriye dönüp baktığında şunu fark edersin: Bu ülke artık sadece “geldiğin yer” değildir. Senin bir parçan olmuştur; sen de onun bir parçası…
Bugün gönüllülük her zamankinden daha kıymetli. Hayatın hızlandığı, ilişkilerin yüzeyselleştiği, insanların birbirinden uzaklaştığı bir çağda gönüllü olmak, aslında “Ben hâlâ buradayım; insanlığı unutmuyorum” demektir.




Yorumlar